Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna ve korumalarına, arabaya bindikten sonra söylerdi. Dini istismardan çok korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün.. Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı adımlarla camiye koşuyordu. Ben de daha güvenlikli bulduğum için Cuma namazını Gazi Hüsrev Bey camiinde kılmaya karar verdim. Cami, savaşa rağmen tıklım tıklım doluydu. Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görevler ayağa kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, “burası Allah’ın evidir. Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslamı inşallah çiğnetmeyeceğiz… Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!” demişti. Aliya’nın o tavrıyla bütün cemaat duygulanmıştı..
Emekli maaşıyla geçinirdi
Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı… Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı… Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kacınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı. Mutevazi ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu. Hayatı boyunca, Allah’a ve İslama göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü..
Boşnakların şanlı direnişi
Aliya’yı her ziyaret edişimin ardından, günün olaylarını değerlendirip, geçmişten günümüze Balkanlardaki değişimleri ve müslüman Boşnakların varolma mücadelesi ile Aliyaínın bu mücadeledeki rolünü araştırdım. Her fırsatta sorular sorardım. Aliya büyük bir sabırla bu sorularıma cevap verirdi. Kısacası Onu tanımak ve ruh dünyasının inceliklerini sezmek için onun tefekkür dünyasında girmeye çalıştım.
Bu yoldaki her adım atışımda, gördüm ki o bir derya, ve o bir sabır taşı. Bir defasında bana, ësenin soruların beni yeniden tarihe getiriyor. Her defasında geçmişi hatırlıyorum ve bütün bir tarihimiz gözümün önünde canlanıyor.. Ve, geçmişi hatırladıkça geleceği daha iyi görebiliyorum. ‘Nereden nereye’ diyerek ufkum genişliyor demişti. O zamanlar aldığım ses kayıtlarını yeniden dinliyorum ve notlarımı yeniden okuyorum . Onunla olan beraberliğimi bir kazanım ve bir güzel talih olarak kabul ediyorum. Yeni Şafak için hazırladığım bu dizide . Yakın geçmişimizde Balkanlarda yaşananlar, Sırp çetnikleri ve Hırvat Ustaşaların yaptığı zulümler ve bunlara karşı milletçe inanç değerleriyle varolma mücadelesi veren müslüman Boşnak halkının şanlı direnişini bulacaksınız. Ayrıca Aliyaínın kendi ağzından gençliğini, Müslüman Gençler Teşkilatı’na katılışıyla başlayan çile dolu hayat mücadelesini ve Onun Önderliğinde Bosna’da yükselen bayrağı okuyacaksınız.
‘Büyük dedem bir Osmanlı subayıydı’
“Genç Müslümanlar Teşkilatı, özgür Bosna’nın temelidir”
Aliya İzzet Begoviç ailesini ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: ‘Ailem, 1868′e kadar Belgrad’da yaşadı. O yıllarda Sırplar’ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrad’ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrad’da Osmanlı Ordusu’nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad’dan Bosna-Hersek’in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac’da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac’ın adı da artık, Aziziye olmuştu. Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdulaziz Belgrad’da Sırplar’ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini emrettmişti. Böylece Müslümanlar’dan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad’da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz’in bu girişimiyle Müslümanlar’ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye ik bölüm halinde anılmış…
Vali dedem Sırpları kurtardı
Benim dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı’nda Aziziye’nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım.. Haziran 1914′te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand’a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesi ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı emriyle tüm ülkede Sırplar’ın evinde arama yapılma ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emretmişti. Bu emirle Aziziye’ye de gelmişlerdi. Aziziye’de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyorlardı. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere “Bu sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın” demişti. Aziziye’deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp’ı serbest bırakmıştı.
Ölümün eşiğinden döndüm
Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa’lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Ailem de 1927′de Saraybosna’ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna’da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. ‘Ustaşa’lar, beni hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu’na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanlar’ın yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac’a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargahlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatlar’ın Aziziye’yi işgali üzerine Saraybosna’ya taşındık. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac’a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler’in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle “Bunu öldürmeyin!” dedi. Gerekçesi ilginçti: “Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırplar’ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar.
Gençlik yıllarım ve Genç Müslümanlar Teşkilatına katılışımGençliğiniz nerelerde ve nasıl geçti?
Ailem 1927′de Saraybosna’ya geldiğinde ben 2 yaşımdaydım. Aziziye’deki günlerimi hatırlayamıyorum. Ancak daha sonraki yıllarda yazları amcalarımın yanına giderdim. Orada hâlâ birçok akrabamız var. Eski Yugoslavya döneminde Saraybosna’da orta öğrenimimi tamamladım. Almanya’nın yardımıyla 1941′de kurulan Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altında bulunan Saraybosna’da 1943′te liseyi bitirdim. Hırvatlar beni askere almak isteyince Saraybosna’dan kaçtım ve Gradaçac’a gittim. Çünkü o tarihte Bosna Hersek’in büyük bir kısmı Faşist Ante Paveliçíin Almanlar’dan aldığı yardımla kurduğu ‘NDH’ Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altındaydı. Kuzeydoğu Bosna’nın bir kısmını Müslüman milisler, diğer bir kısmını Sırp Çetnikler kontrol altında tutuyordu. O zaman Sırplar’ın en büyük düşmanı Hırvatlar olduğu için Sırplar Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Sırplar, ‘Müslümanları zorlarsak Hırvat ordusuna katılırlar’ diye korkuyorlardı. ll. Dünya Savaşı’nda Kuzey Bosna’da yanı sıra Breçko, Aziziye (Şamaç) ve Modrica bölgelerinde Sırplar tarafından Müslümanlara yönelik bir katliâm duymadım.
Saraybosna’ya ne zaman döndünüz?
1943′ten 1944′e kadar Gradaçac’da gizlendim. Arasıra Saraybosna’ya gizlice gider gelirdim. 1945′te Partizanlar (Tito’nun ordusu) Saraybosna’ya hakim olunca ben de Saraybosna’ya döndüm. 6 Nisan 1945′te Partizanlar evime geldi. Tifo hastalığına yakalanmıştım, ayağa kalkacak halim yoktu. Beni askere almak için gelmişlerdi fakat yatalak olduğumu görünce “İyileşince askerlik için teslim ol” dediler. Gitmeyince bir hafta sonra tekrara geldiler ve beni askere aldılar. Zor bir askerlik yaptım. Askerliğimin sonuna doğru, 1 Mart 1946′da bir asker olarak tutuklandım. İddianame’de ‘Mladi Muslimani’ (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito’nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar’a karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.
Doğru muydu bu iddialar?
İddialar doğruydu. Beni çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa’ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.
Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. İşte ben de bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandım. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.